Derlemeler

Kent İnşası ve AKP – Sena Çakır

 Neoliberal dönemde tüm ilişki biçimleri ve alanlar gibi kentler de piyasa politikalarına entegre biçimde dönüşmüştür. Özellikle AKP’nin inşaat fetişizmi ve borçlandırma politikalarıyla somutlanan bu entegrasyon süreci mekansal politikalara içkindir. Bu mekansal politikalar doğal kaynakların, devlet mülklerinin, ranta açılması ve acil kamulaştırma gibi yöntemleri içerir. Küreselleşme dönemi ile kentlerin uluslar arası bir meta haline gelmesi ve buna uygun şekilde dizayn edilmesi daha önce metalaşmamış mekanların satışa çıkarılmasını gerekli kılmış, neoliberal devletin karakteristiği gereği artık bu politikalar toplumsal memnuniyetsizliği dengelemek için değil dengesiz bir servet birikimini besleyecek şekilde desteklenerek egemen sınıfın yeni biçimine uygun düşen bir sermaye sınıfını üretmek için yürütülmüş ve devlet bu dengesizliğin yaratacağı toplumsal yarılma olasılıklarından çekinmemiştir.

   Hakim söylemce küresel ekonominin kontrol, yönetim ve organizasyon merkezi olarak tanımlanan ‘küresel kent’ mekan metalaşmasının yapısal bir özelliğe dönüştüğü konsantre bir neoliberal merkez olarak karikatürize edilebilir. Bu kentler küresel ekonominin düğüm noktaları olarak tariflenirken mekansal ayrışma ve sosyal kutuplaşmayı da kalplerinde taşırlar. Küresel kentin temel motivasyonu ise büyük ölçekli alt yapı projelerinin teşviki ve bunun yabancı sermayeyi cezp edecek derecede iddialı olması ve kentin piyasaya uyumlu halde dizayn edilmiş yeni imajının muhtemel yatırımcılara ve tüm dünyaya satılmasıdır. Bu Türkiye’de batı dışı bir kalkınmanın dahiyane yolu olarak sunulsa da sürekli olarak dönüşüme tabi kent parçacıklarının inşası, kentin birbirinden kopuk adacıklara bölünmesi bu adacıkları birbirine bağlayacak alt yapı projeleri devlet-sermaye ittifakını ifşa edecek derecede küresel kentleşme projelerini hatırlatır.

   Özellikle 1980 sonrası Türkiye’de kentin imarı ve arsa üretimi konusunda merkezî yetkileri devralan yerel yönetimler kentlerin çeperlerindeki geniş arazileri imara açmak ve büyük inşaat şirketlerine pazarlamak yoluyla önemli gelir elde ederken, rant artışı ve spekülasyonun da baş aktörü oldular. ANAP ve RP iktidarları bu anlamda öncelikle incelenmesi gereken örneklerdir. AKP öncesinde başlayan kentlerin rant alanlarına dönüşümü süreci ANAP ile rüşvet ve adam kayırma ile kol kola yürütülmüş, biriken servetin eşitsiz dağılımı kentin çeperindekileri bu birikim sürecinden dışlamıştır. Mekanın yeniden üretiminin bir zenginlik biriktirme kaynağı olduğunu ilk keşfedenin ise RP olduğu söylenebilir. Döneminde konut üretiminin yerel yönetimlerce desteklenmesi sonucu  alt-orta sınıf mülkiyet sistemine dahil olmuştur. Bu yöntem Fazilet Partisi döneminde adil düzen modelinden serbest piyasa modeline geçilmesiyle daha da şeffaflaşmıştır.

   Kalkınma yarışında geç kalmış bir ülkeyi devralan AKP ‘bedelsiz modernleşmeyi’ bir yöntem olarak belirleyerek küresel ekonominin dayattığı liberal politikaları kendi siyaset becerisi olarak sunmuş burada en çok dayandığı araç ise inşaat sektörü olmuştur. Anti-emperyalizm, cihad, Allah rızası gibi argümanlarla gerekçelendirilen Weber’in Hıristiyanlık üzerinden kapitalizmle ilişkisini kurduğu püriten kökenli Protestan ahlakını itinayla yapısal bir zorunluluk olarak inşa etmiş olan AKP, korporatist mantığı içselleştirmiş, ekseriyetle inşaat sektörüyle ilişkili olan Anadolu sermayesinden beslenir. AKP dönemi imar fetişizmi ile tanımlanabileceği gibi daha yakından bakıldığında ise aşağılık kompleksiyle karakterize olan dışlayıcı olduğu kadar sevdalı da bir medeniyet istenci ve bunu motive eden öfke,  piyasa  ve kültür alanında narsist bir karakterle ve  pasif bir hırçınlıkla hegemonyasını inşa etme motivasyonu dönemin karakterini özetlemektedir.

   Küresel kent hedefi yaşam alanlarını metalaştırır. Karakterini kaybeden kent merkezleri zihinlerde marketler olarak somutlanırken kent ile insan arasındaki bağ insanın edilgen bir safta konumlandığı bir ilişkiyi anlatmaya başlar. Bu ilişkide mekanın fonksiyonları değil mekanın kendisi de ticarileşir. Piyasa iktidarının kent dizaynı birey-mekan arasındaki ilişkiyi biçimlendirir ve modern insan bu ilişkide bir özne olmaktan çıkar. Kamusal kimlik kentte somutlanır bu anlamda kentler iktidarın vuku bulma alanlarıdır. Belli kentsel sembollerin yerine hegemonik kültürün ‘yenilerini’ ikame etmek, kent profilini dönüştürmek, piyasalaşmaya ve ranta açık bir yarım kalmışlıkla sürekli olarak sermaye sınıfına sunulmaya müsait ve toplumsal yarılmaları kalbinde taşıyan bir kenti inşa eden iktidar politikaları tam da bu noktada yeni kentlerin yeni bireylerini üretmek adına toplumsal muhalefet için elzemdir.  Bu noktada sınıfsal praksisten mahrum olsa da Sartre’ın ‘pratiko-inert’ kavramlaştırması yararlı olabilir. Kavram; işlenmiş maddenin uyuşukluğuna karşı direnişi ve somut bireylerin bağlılık ve sorumluluk hissiyle gruplar oluşturarak şekillenmesini anlatır. Sartre; uyumlu, örtüşen, çelişen bağlılıklarıyla belirgin geniş bir toplumsal çatışma alanı boyunca yeni temeller üzerinde birleşen, dağılan ve yeniden biçimlenen bir gruplar ağının varlığını sürmektedir.  Neo-liberal dönemin antikapitalist karakterli toplumsal hareketlerinin bir çoğunun kent paydasında birleşiyor olması bu alan üzerine daha fazla düşünmeyi zorunlu kılmaktadır.

Kaynakça              

  • Çavuşoğlu, E. (2011), “İslamcı Neo-liberalizmde İnşaat Fetişi ve Mülkiyet Üzerindeki Simgesel Hâle” Birikim Dergisi, Ekim 2011, vol. 270
  • Açıkel, F. (2015), “Post-muhafazakarlık, Melankolik Öfke ve AKP’nin Restorasyon İdeolojisi”, Birikim Dergisi, Ocak-Şubat 2015, vol. 309-310

Görsel:Çiğdem Üçüncü/Nar Photos

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı