Derlemeler ve Yazılar

Sermaye ve Konut Sorunu – Orhan Bilikvar

Barınma; insanın fiziksel varlığını dışsal etkilere karşı korumayı hedefleyen temel bir gereksinimdir. Bu gereksinim için tarihsel sürece veya toplulukların karakteristiğine göre kalıcı ve geçici çözümler üretilmiştir. Günümüzde az sayıdaki göçebe topluluklar dışında kalıcı konutlar yaygınlığa sahiptir.

Barınma gereksiniminin karşılanması içinde bulunulan toplumsala göre biçim kazanır. Burada temel koşullayıcı toplumun maddi yeniden üretim biçimi olsa da daha geniş bir çerçevede kültürel, siyasal, teknolojik etkileri de dikkate alabiliriz.

Konutun aile bağlamında ele alınması oldukça yaygındır. Ancak bu tarihsel bir zorunluluk olmadığı gibi, günümüz toplumlarındaki kimi eğilimleri de dışlamaktadır. Yalnız yaşayanların sayısındaki yükseliş, orta sınıflarda gelir yetersizliğine bağlı eğilimler ve yoksulların, göçmenlerin zorunlu yığılmaları ile akrabalık ilişkisine dayanmayan konut paylaşımları örnek olarak gösterilebilir. Türkiye’de 2014-2020 aralığında bu tip barınma biçimi %16’dan %21’e yükselmiştir.

Akrabalığı temel almayan barınma için tarihsel olarak verilebilecek en çarpıcı örnek ise Çatalhöyüktür. MÖ 7000 yıllarına tarihlenen Neolitik Kent’te dinsel veya yönetsel kamusal yapılar bulunmamaktadır. Konut açısından en çarpıcı özelliğiyse kullanımın akrabalığa dayanmamasıdır. Yani akraba olmayan kişiler aynı evde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu kamusal-özel alan birliğine alternatif bir yaşam tarzına işaret etmektedir. Çatalhöyük ile aynı dönemdeki diğer yerleşimlerde ve sonrasında akrabalığa dayalı konut kullanımının yaygın olduğu söylenebilir.

İmparatorluk dönemi Roma’sına geldiğimizdeyse toplumun sınıfsal yapısına göre çarpıcı bir şekilde farklılaşan konut tiplerini görmekteyiz. Roma’da nüfusun artması ve arsa değerlerinin yükselmesi yoksul vatandaşların 6-7 katlı apartmanlara (İnsula) yerleşmesine neden olmuştur. Zengin ve ayrıcalıklı vatandaşlarsa 1-2 katlı villalarda yaşamaktadır. Apartmanların üst katlarında su ve tuvaletlerin olmadığını düşünürsek koşulların oldukça kötü olduğunu söyleyebiliriz. Yangınlardan kolayca etkilenen yapı tipinin de etkisiyle üst katlara doğru yoksulluk düzeyi artmaktadır.

Yine bu dönemde apartman yaptırmak karlı bir iş haline gelmiştir. Hemen her senatörün konut yatırımları, kiraya verdiği daireleri ve taşınmaz işleriyle ilgilenen, kiralarını toplayan emlakçısının bulunduğu görülmektedir. Belkide günümüze en yakın konut ticaretinin ilk olarak burada ortaya çıktığı söylenebilir.

Nedenleri farklı olsa da nüfustaki yoğunlaşma konut sorununun zeminini oluşturmaktadır. Tarımsal üretime ve bunun ticaretine dayalı bir toplum olan Roma İmparatorluğun başkenti için yoğunlaşmanın nedeni toplumun maddi üretim biçiminden kaynaklanmamaktadır. Daha çok devasa bir imparatorluğun düğüm noktası olmasına dayanmaktadır.

Bu fark, kapitalist toplumda ortaya çıkan konut sorununu daha iyi anlamamıza neden olacaktır.

Kapitalist toplumlarda sanayi üretimi, nüfusun sürekli olarak üretim alanının çevresine taşınmasını gerektirmiştir. Temel itki sanayi sermayesinin üretim için gereksinim duyduğu işgücüne (yedek işgücü de dahil) erişimini kolayca gerçekleştirmesidir. Bu nedenle önceki toplumsal biçimlerden farklı olarak kapitalist toplumlarda nüfusun yoğunlaşması sistemik ve yaygın bir sonuçtur diyebiliriz. Sanayinin geliştiği her alan aynı zamanda nüfusun yoğunlaştığı ve konut sorununun ortaya çıkma potansiyelinin yükseldiği yerlerdir.

Gerekli işgücünün sağlanması ağırlıkla kırdan kente göç ile karşılansa da, ululararası göçlerin etkisininden de söz edebiliriz. Tarımda sanayileşmenin de, hem makinalaşma hemde küçük üreticilerin yerini işletmelere bırakmasıyla bu süreçte etkisi bulunmaktadır. (1)

Konut açısından önceki toplumsal biçimlerle kapitalist toplumlar arasındaki bir diğer farkta “barınma ile maddi üretim” birliğinin dağılmasıdır. Geç avcı toplayıcı topluluklardan, feodal toplumlara değin konut, aynı zamanda toplumun maddi yeniden üretiminin sağlandığı mekandır. Tarımsal üretimle karakterize olan (ve zanaatkar faaliyetinde de gördüğümüz) bu ilişki fabrika merkezli üretimle başlayarak ortadan kalkmıştır. Kapitalist toplumda artık konutun işlevi yalnızca barınma ile sınırlıdır.

Böylece toplumun maddi üretiminin zorunlu bir parçası olan konut, işgücü maliyetlerindeki bir girdiye dönüşmüştür. Bu maliyeti kimin, ne kadar karşılayacağı ise toplumun bağımlılık durumu, egemen birikim rejimi gibi faktörlere göre değişmektedir. Örneğin batı kapitalizminin merkez ülkelerinde gelişmiş sosyal politikaların konusu olabilirken, bağımlı bir ülkede gecekondulaşmaya yol verilmesine dönüşebilir. İç pazarın önemli olduğu ithal ikameci birikim rejiminde ücretlerin belirli bir düzeyde tutulmasıyla desteklenirken, ihracata dayalı birikimde tamamen kişilere bırakılabilir. (2)

Elbetteki nüfusun yoğunlaşması zemini hazırlasa da bunun bir konut sorununa dönüşmesi için başka etkenlerin de varlığı gerekir. Burada savaş, iklimsel olaylar gibi etkenlerin dışında, sürekliliğe sahip olgulardan da söz etmek mümkündür. Baskın etken olarak kent merkezlerinden çepere doğru tahliye dalgaları, ikincil olarak ise sosyal konut politikalarındaki değişimlerdir. Bunların her ikisi de sermayenin birikim süreçlerindeki değişimlerle doğrudan ilişkili ve sistemiktir.

Tahliye dalgaları için ilk ve belkide en kapsamlı örnek Bonaparte dönemi Paris’inde yapılan dönüşümdür. Dönüşümün Mimarı olan Hausmann; kent merkezinde geniş bulvarlar açmanın yanısıra işçi sınıfını ve yoksulları merkezden uzak banliyölere taşımıştır. 1853 başlayan bu dönüşümün amacı sermaye döngüsündeki sorunları ve işsizliği çözmek olsa da güvenlik gereksiniminin de bir itki olduğu söylenebilir.

Kent merkezinden tahliye uygulamaları ticaret merkezleri ve lüks konutların yoksul semtleri şehir dışına itmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Tahliye günümüzde de durmaksızın gerçekleşmektedir. Merkezlerde alanların değerlenmesine paralel olarak, yoksul mahallleri yıkılmakta yerini AVM’lere, sitelere bırakmaktadır.
Tahliye edilen mahallelerde yaşayanların barınma gereksinimini karşılaması giderek zorlaşmaktadır. Bu çerçevede ortaya çıkan konut sorunu esas olarak yoksullar, emekçi sınıflar ve giderek yokşullaşan orta sınıflar tarafından yaşanmaktadır.

Sosyal konutların ise sanayileşme ile (20 yy başları) ortaya çıktığını, genellikle yoksul sanayi işçilerini hedeflediğini söyleyebiliriz. Sosyal konut politikalarının ortaya çıkışında ise birkaç sistemik itkiden söz etmek mümkündür.

  • İşgücü maliyetlerini kamusal yatırımlarla düşürmek
  • İşgücü sunumunu sürdürülebilir ölçüde sağlıklı tutmak
  • Kontrol dışı yerleşimleri güvenlikli alanlara dönüştürmek
  • Toplumun soy olarak yeniden üretimini garanti altına almak

Türkiye’de bu politikaların uygulanışı 60’lı yıllara değin “memur lojmanları” çerçevesinde ele alınmıştır. 60’lı yıllarda kentlerde sanayinin gelişmesi ve tarımdaki makinalaşmanın yarattığı büyük göç dalgası kent çeperlerinde gecekonduları ortaya çıkarmıştır. 61 anayasası devlete, yoksul ya da dar gelirli ailelerin sağlık koşullarına uygun konut gereksinimlerinin karşılanması için önlem alma yükümlülüğü getirse de fiili sonuç; bir yanda yap-satçıların önünü açan yasal düzenlemeler, diğer yanda gecekondulaşmaya gözyumulmasıdır.

Gecekondulaşma yeni kentli işçi sınıfının barınma gereksinimini çözerken, bunun yanında sermaye sınıflarının çıkarları ile uyumlu olarak, emeğin maliyetinin ve genel ücretlerin düşük tutulması yönünde etkide bulunmuştur. Sermayenin gereksinimleri için gözyumulan yasadışı yerleşimler zamanla, yine onun düzeni için tehdit oluşturan mekanlara yani -onlar için- çözülmesi gereken bir soruna dönüşecektir.

1980 darbesi Türkiye’de neoliberal uygulamaların başlangıç tarihi olarak görülebilir. Bu dönemde 1960–1980 arası uygulanan ithal ikameci ekonomik modelden vazgeçilmiştir. 24 Ocak 1980 kararları ile ihracata dayalı neoliberal bir ekonominin temelleri atılmıştır. Maddi sonuçları zayıf olsa da 1961 Anayasası’nın yoksul ve dar gelirlilere öncelik veren maddeleri 82 anayasasında neoliberalizmin ekonomi politiğine uygun olarak değiştirilmiştir.

Neoliberal dönemle birlikte ve AKP iktidarı sonrasında hızlanarak, kentsel alanların yağmalanması ve bunun devlet politikalarıyla desteklenmesi kent içi tahliye dalgasında büyük bir artış ortaya çıkarmıştır. Bu süreç kentsel yenilenme, kentsel güzelleştirme, spor etkinlikleri, özelleştirme, gayrimenkul spekülasyonu, endüstriyel gelişme projeleri gibi pek çok yolla gerçekleştirilmiştir.

Benzerlerini 1853 Paris’inde veya 1945 sonrası New York’unda görsekte, Neoliberal dönemde “konut” daha önce olmadığı kadar finansallaşmayla bütünleşmiş bir metaya dönüşmüştür. İnşaat sektöründeki yatırım döngüsünün kısalığı ve kredilerle tabana yayılmasının kolaylığı finansallaşmanın tercih edilen araçlarından birine dönüşmesini sağlamıştır.

Yine bu dönemde kentsel alanların yağmalanması şeklinde kendisini gösteren yaygın kuralsızlaşma eğilimleri; ticaret merkezleri, lüks konutlar, özel sitelere yatırımlar ağırlıkta olmak üzere sermayenin birikim sürecinde çarpan etkisi yaratmıştır.

Borçlandırma politikaları ile tabana da yayılan, halkın gelirinden daha fazla harcama yapmasını da güdüleyen bu sahte cennet dönemi, sınıf çatışmasının büyük oranda çarpıtılmasında önemli etkenlerden biri olmuştur.

İlk dönüşümlerin 1980’lerde görüldüğünü, 2000’lerin başından itibaren borçlanma politikalarının dünyada yaygınlaştığını söyleyebiliriz. Sürecin tıkanma eğilimlerini 2008 krizine ve sonuçlarının daha da netleştiği 2013’e bağlayabiliriz.

Finansal sermayenin değerlenmesi sorununun borçlandırmayla çözülmesine dayanan süreç geride devasa bir yıkıntı bırakmıştır. Günümüzde küresel borç yaklaşık 295 trilyon dolar ve bir yılda dünyada üretilen değer ise 90 trilyon dolar dolayındadır. Kişilerin, hane halkının bu borçtaki payı 50 trilyon dolar dolayındadır. Basitçe; borçların ödenebilmesi için dünyada 3,5 yıl sıfır harcama (gıda, barınma, sağlık vs…) yapılması gerekmektedir.

Elbetteki bu yıkımın faturasının, bütün ülkelerde emekçi sınıflara kesilmeye çalışıldığı açıktır. İçinde bulunduğumuz sürecin vahşiliğinin kaynağı; bir yanda borçların emekçilere, yoksullara ödetilmesi, diğer yanda sermayenin egemen birikim sürecinin korunması isteğinden kaynaklanmaktadır.

Devletlerin ve iktidarların sınıfsal tercihlerini alenileştiren koşullar kimi ülkelerde çok daha çarpıcı bir şekilde ortaya serilmektedir. Çeşitli biçimlerde ve ülkelerde ortaya çıkan ve çıkacak olan isyanların temel nedeni bu imkansız istektir. Yıkımın şiddetini artıran; en temel ihtiyaçlar olan gıda ve barınma gereksiniminin giderek karşılanamaz hale gelmesidir. (3)

Çıkış?

Konut sorununda dayanılacak temel dinamiği tahliye dalgaları üretir. Bu iki biçimde karşımıza çıkar; mahallelerin, yerleşimlerin yağmalanarak kent çeperine itilmesi ve kiracıların artan kiralar nedeniyle çepere göçüdür. İlki kendiliğinden bir mücadele zemini ortaya çıkarsa da kiracıların yaşadıkları mikro düzeyde kalır.

Her iki dinamiği barınma sorununu çözmek için birleştirmek kolay olmasa da, ancak ortak etkene karşı, kentsel düzeyde bir talepler düzleminde mümkün olabilir. Bu, konutun sermayenin birikim süreçlerinden koparılması, kent düzeyinde yaratılan bir kamusal ağın denetimine sokulmasıdır.

Elbetteki bu çerçevede kamunun ne olduğu, nasıl kurulduğu üzerinde düşünmemiz gereken bir konudur. Kimi zaman devlet, kimi zaman sosyal örgütlenmeler veya ilişkiler alanı olarak görülmektedir. Devleti bir kenara bırakırsak, genellikle eksik olan kamusal olanın da toplumun sınıfsal, siyasal, etnik, kültürel vb yarılmalarından bağımsız olmadığıdır. Bunlardan bağımsız bireyler olmadığı gibi kamusallıkta yoktur. Barınma sorununu düzenleyecek kamusal ağ ancak bir tercihler topluluğu olabilir.

Yazı, İzmir Ocak Ayı Kent Hakkı Programı kapsamında Orhan Bilikvar tarafından yazılmıştır.

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Kapalı