Derlemeler ve Yazılar

Emperyalizm Kıskacında: Göç ve Geri Gönderme – Minel Ekmekçiler*

İnsanlık tarihi ile başlayan göç, dünyada politik ve ekonomik atmosfere göre şekillense de güncelliğini yitirmeden küresel mücadelelere dahil oluyor. Meksika’dan Afganistan’a, Suriye’den İngiltere’ye ve yaşadığımız coğrafyaya uzanarak tüm dünyayı saran göç dalgası, emperyalizm kıskacında ortak mücadelenin öneminin altını çiziyor. Irkçı saldırılar, nefret söylemleri ve ülke sınırlarında uygulanan şovenist politikalar ile gündeme getirilen göçmenler, egemen sınıfların ilüzyonu ile ekonomik ve toplumsal buhranların sorumlusu olarak gösteriliyor.

Göç en temel anlamıyla siyasal, toplumsal ya da ekonomik nedenlerle bireylerin ya da toplulukların bulundukları yerleşim alanını terk ederek başka bir ülkeye gitme eylemi olarak tanımlanıyor. 2021 itibariyle güncel olarak 272 milyon kişinin uluslararası göçmen konumunda olduğu belirtiliyor. Dünya çapında yaşanan ekonomik kriz, şiddet ve çatışma ortamı nedeniyle bu sayı her geçen gün artıyor. Göç eylemi, köprü devletlerde “yasadışı göç” olarak yankı bulurken; egemen örgütler ve emperyalist devletler için bir pazarlık konusu olabiliyor. Avrupa Birliği başta olmak üzere aktör devletler, nitelikli ve ucuz iş gücü olarak kullanabilecekleri dışında kalan göçmen gruplarını ekonomilerine yük ve sosyal tehlike olarak görürken,  Türkiye gibi geri kapitalist ülkeler ile ekonomik işbirliği geliştirerek engelleyici ve dışlayıcı politikaları hukuki bir zemine oturtuyor. İmzalanan Geri Kabul Anlaşmaları ile geri gönderme eylemleri sırasında işkence ve kötü muamele ile binlerce göçmen hayatını kaybederken, insan gruplarının belli bir ülkede sıkışmasına açlığa ve sefalete neden oluyor.

Avrupa Birliği ülkelerinin göçmenlere yönelik katı tutumlarının yanında; Avrupa Birliği’nin (AB), Avrupa Güven Fonları ve Türkiye’deki Sığınmacılar için Mali Yardım Programı gibi fonlarla “eşi görülmemiş göç krizlerine etkili şekilde karşılık verildiğini” ve bu fonların işe yaradığını belirtiyor. AB ve ilişkili ülkeler arasında ekonomik çıkarlar gözetilerek yapılan geri kabul anlaşmaları ve pazarlıklar sonucu binlerce insan açık denizlerde boğularak hayatını kaybediyor. Mart 2020 yılından bu yana, Ege denizinde en az 1000 geri itme vakasında çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan en az 26 bin kişi işkenceye maruz bırakıldı. Türkiye ve Yunanistan sınırında, Edirne İpsala’da donarak yaşamını yitiren 19 göçmen için 2 ülke de sorumluluk üstlenmezken; Türkiye’nin AB ile imzalamış olduğu Geri Kabul Anlaşması’nın yükümlülüklerini benzer şekilde ekonomik kaygılar ile askıya aldığı görüldü. Yunanistan-Türkiye kara sınırından Türkiye’ye geri itmek için Ortadoğu veya Güney Asya kökenli olduğu varsayılan üçüncü ülke vatandaşları çalıştırılıyor.

Sınıra ilişkin önlemlerini arttıran Yunanistan, Mayıs ayında Meriç sınırında bulunan 35 km uzunluğundaki çelik beton çit, 80 km daha uzatacağını duyurdu. Bunun yanında ülke, Evros sınırı boyunca üniformalı sınır polisi ve asker konuşlandıracağını ekledi.

Dünyanın her noktasında farklı bir göç rotası çizilse de, göçmenler devletlerarası ilişkilerde siyasi ve ekonomik malzeme haline getirildi. 1848 yılında sona eren ABD-Meksika Savaşı’nın ardından ABD’nin, Meksika topraklarını ilhak etmesiyle iki ülke arasındaki sınır dünyada en fazla göç hareketliliğine sahne olan bölge haline geldi.

ABD-Meksika sınırında her yıl yüzlerce kişi yaşamını yitiriyor. Göçmenler, dönemsel politikalara bağlı olarak değişen göç yollarını aşmak için farklı yöntemler bulmak zorunda kalıyor. Tercih edilen yöntemlerden biri olan ve kilometrelerce süren göç yollarında 1998’den bu yana en az 7 bin göçmen hayatını kaybetti. Sınırı aşmayı başaran göçmenler şiddete, düşük ücretlerle insanlık dışı çalışma koşullarına ve geri göndermelere maruz bırakılıyor. Belirtilen son rakamlara göre ABD’de kayıtsız ve ucuz iş gücü olarak çalıştırılan 12 milyon göçmen; ülke iş gücünün %5’ini oluşturuyor. Yayınlanan raporlar ülkede kaybolan göçmen sayısının 2021 yılında 349’a yükseldiğini gösteriyor. Bu, 2020 yılına göre %292’lik bir artışa tekabül ediyor.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nin (CDC) pandemi sırasında yürürlüğe koyduğu 42. madde -Biden yönetiminin 23 Mayıs tarihinden itibaren kaldırılacağı belirtilse de- sürdürülmeye devam ediyor. Düzenlemeye göre pandemi döneminde göçmenlik makamlarına sığınma talebinde bulunanlar dahil göçmenleri sınırdan hızla ve hukuksuz şekilde sınırdışı etmelerine olanak sağlıyor.

Geri gönderme politikaları göçmenleri göç yolculuğundan caydırmak için kullanılabiliyor. İngiltere yönetiminin yeni göçmenlik planı kapsamında Birleşik Krallık’taki göçmenlerin Ruanda’ya yerleştirilmesi açıklaması bunun en yakın örneği. İnsan hareketliliğinin ülkeler arası bir sözleşme haline geldiği dönemde karara ilişkin Ruanda’yla yaklaşık 120 milyon Sterlin değerinde anlaşma yapıldığı belirtildi. Manş Denizi’ni aşarak İngiltere’ye ulaşan göçmenlerin karara itiraz hakkı bulunmuyor. Gönderilmesi planlanan göçmenler gözaltı merkezlerinde tutuluyor. Geçtiğimiz günlerde Ruanda’ya gönderileceklerine ilişkin resmi bildirim alan 17 sığınmacı açlık grevine başladıklarını duyurdu.

2000’li yıllar ile birlikte aktör devletlerin settler colonialism (yerleşimcilik) politikaları Ortadoğu’daki göçü tetikleyen öncül etkenlerden biri oldu. 2011 yılında Suriye’den başlayan büyük göç hareketi tüm dünyayı etkisi altına aldı. Suriye’ye yönelik emperyalist müdahaleler ve ÖSO çetelerinin elinden kaçan kişiler ile birlikte Efrin’de kürt nüfusunun 4 yılda %96’dan %15’e indiği bildiriliyor. Özerk yönetim bölgelerinde 1 milyona yakın insan kamplarda kalıyor.

Pakistan, İran ve Afrika ülkelerinden göç kolları Türkiye’ye akmaya devam ediyor. Ülkesinden ayrılmak zorunda kalarak Türkiye’ye sığınan 8 milyona yakın insanın ülkede yaşadıkları devletlerin göç politikalarını ifşa eder nitelikte. İçişleri Bakanı Soylu’nun “Suriyeliler giderse iş adamları isyan eder” sözü ülkede barınan göçmenlerin ucuz iş gücü olarak görüldüğünün ve hayatlarının hiçe sayıldığının en net örneği. Emperyalist politikalar ile çatışma ve şiddet atmosferine maruz bırakılan göçmenler, göç hareketinin başından itibaren Türkiye sermayesi ve uluslararası sermayenin kar maksimizasyon aracı olarak görülüyor. Ağır iş koşulları, uzun çalışma saatleri ve düşük ücretlere maruz bırakılan göçmenlerin büyük çoğunluğu kayıt dışı çalıştırılıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği’nin  (İSİG) 2022 yılı ilk 5 ayı verilerine göre ilk 5 ayda 38 göçmen yaşamını yitirdi. Bunlardan 16’sı Suriyeli, 8’i Afganistan uyruklu, 4’ü Özbek.

Patronlar, göçmen işçilerin kayıtsız olmasından faydalanarak geri gönderme tehdidiyle kölelik koşullarını dayatıyor. 2019 yılında Adana’da yol kenarında ölü bulunan Suriyeli işçi Mustafa El Recep’in aslında çalıştığı fabrikada hayatını kaybettiği ancak cesedinin işyeri sahibi tarafından battaniyeye sarılarak yol kenarına bırakıldığı haberi, göçmenlerin çalışırken de ölürken de kayıtsız olduğunun en net resmi.

Devletlerin göç politikaları aynı zamanda nefret söylemlerini ve beraberinde nefret saldırılarını doğuruyor. Hedef göstermeler sonucu İzmir’de Suriyeli üç işçi, çalıştıkları fabrikanın lojmanında yakılarak katledilirken, Gaziantep’te Suriyeli bir kadın sokak ortasında tekme ile saldırıya uğruyor. Altındağ ve Güzelyalı’da yaşanan örgütlü faşist pogromlar; sokak ortasında polis tarafından öldürülen 18 yaşında Ali El Hemdan davası göçmenlere yönelik şiddet eylemlerinde cezasızlığın boyutlarını da gözler önüne seriyor. Rize’de Afgan işçiyi öldüren Zafer Partisi üyesi Gökmen Topal’ın “Afganım” dedi. Afganlının peşine düşerek ateş açtım. Ateş açtığım kişiyi tanımıyorum.” ifadeleri; hedef göstermeler ile göçmenlere yönelik şiddet eylemleri için meşru bir zemin hazırlanmaya çalışıldığına işaret ediyor.

Geçtiğimiz haftalarda iki ülke arasında yer alan sınır bölgesinde oluşturulan güvenli bölgeye briket evlerin yapıldığı ve Suriyelilerin bu bölgeye gönderilmek çalışmaların sürdürüldüğü belirtildi. Aynı hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin bölgedeki Kürt militanları geriye püskürtmek amacıyla Suriye’ye askeri bir operasyon yapıp sınır boyunca güvenli bölge oluşturmayı planladığını duyurduHükümetin ikiyüzlü göç politikalarının yanında muhalefet olarak konumlandırılan siyasetler de göçmenlere yönelik korkunç adımlar atıyor.

Göç hareketliliğini “Örtülü İstila” olarak tanımlayan Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ saldırıları tetikleyen önemli figürlerden biri. Parti sloganı olarak “Zafer Partisi gelecek Sığınmacı Kaçaklar Gidecek” sloganını kullanan Özdağ, hedef göstermeleriyle Twitter’da da göçmenlere ilişkin gündemi belirleyen bir konumda yer alıyor. Özdağ, Türkiye halkının yoksulluk kaynağının göçmenler olduğu, halkın tamamının göçmenlerden rahatsızlık duyduğu argümanını politika olarak kullanıyor.

Göçmenlere ilişkin siyasi söylemlerde öne çıkan bir diğer isim CHP Bolu Belediyesi Başkanı Tanju Özcan. İlk olarak Bolu’da yaşayan göçmenlerin su ve katı atık vergilerini 10 katına çıkaracağını söyleyen Özcan, “Yardımı kesiyorsun gitmiyorlar, iş yeri ruhsatı vermiyoruz diyorsun gitmiyorlar. Biz de yeni önlemler almaya karar verdik.” açıklamasında bulunmuştu. Geçtiğimiz aylarda şehre Arapça bilboardlar yerleştiren Özcan şunları yazdı:

“Geçici sığınmacılara sesleniyorum; 11 sene önce ülkemize konuk olarak geldiğinizi söylediniz. Türk milleti de kıt kaynakları ile yıllardır size sahip çıkıyor. Artık bu misafirlik fazla uzadı. Ülkemizdeki ekonomik buhranı görüyorsunuz. Gençlerimiz işsiz, aileler açlık sınırının altında yaşıyor. Bu koşullarda artık sizinle paylaşacak ekmeğimiz ve suyumuz kalmadı. Geldiğiniz gibi gitme zamanınız geldi. Artık istenmiyorsunuz, dönün ülkenize.”

Tekelleşen ve ırkçılığı yayma aracı olarak kullanılan medya, göçmenlere yönelik saldırıların bir diğer ayağı olarak kullanılıyor. Nefreti körükleyen içerikler bir kişi ya da olaydan yola çıkarak göçmenlere yönelen olumsuz genellemeleri, çarpıtmaları, abartmaları, olumsuz atıfları içerebiliyor. Günümüzde göçmenlere yönelik çoğunlukla doğrudan aşağılama, hakaret (hırsız, pis, cahil…) veya doğal bir kimlik öğesinin (Arap, Arapça konuşan, siyah, müslüman..) nefret, aşağılama unsuru olarak kullanılması ve simgeleştirilmesi yoluyla nefret söylemi yaratılıyor. Toplumun geri, baskıcı, cinsiyetçi ve muhafazakar ideolojisi öteki görülen sınıf özneleri üzerinden yeniden kurgulanırken, göçmenlerin özne edildiği her politik, sosyal olay suçlulaştırmanın bir aracı haline geliyor.

Nefret söylemleri ile beraberinde gelen fiziksel saldırı döngüsü ülkede yaşayan mültecilerin can güvenliği konusunda kaygılarını da arttırıyor. Ötekileştirmenin, yok saymanın ve dışlamanın neden olduğu sosyal ve psikolojik tahribatlar göçmenlerin hayatına mal olabiliyor. Birçok ilde gerçekleşen ve pogroma varan nefret saldırıları medyanın bu konudaki etkisini kanıtlıyor. Ankara’nın Altındağ ilçesinde yaşanan saldırılar bunun en yakın örneği. Suriyeli mültecilerin evlerinin ve dükkânlarının yıkıldığı saldırılar Twitter üzerinden “ülkemde mülteci istemiyorum” hashtagi ve benzeri nefret söylemleri ile pekiştirildi.

1954 Cenevre Anlaşması’na coğrafi sınırlama koyan Türkiye doğu ile batıdan gelen göçmenler arasına çektiği set ile mülteciliği ekonomik bir standart haline getirerek doğudan gelenleri mülteci statüsünden dışladı. 2013 yılında AKP hükümeti ve AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması ile göçmenlerin Türkiye dışarısında üçüncü bir ülkeye iltica etmelerinin önü kesildi. Göçmenleri belirsiz bir geleceğin ve sefaletin içerisinde hapseden Türkiye, hukuksuz geri gönderme politikalarını son dönemde yeniden devreye soktu. Devlet kaynakları tarafından açıklanan rakamlara göre son 1 yılda 28 bin 581 kişi usulsüzce geri gönderildi. Geri gönderme süreci insanlara zorla gönüllü geri dönüş belgesi imzalatma ve Geri Gönderme Merkezlerinde kötü muamelelerle hapsetme süreçlerini içeriyor. Ülkenin her noktasında Geri Gönderme Merkezleri işkence ve kötü muamele ile anılırken; son olarak İzmir Harmandalı Geri Gönderme Merkezi’nde çıkan yangında 21 yaşındaki Suriyeli Ahmed Maslem yanarak hayatını kaybetti. 2019 yılında Iğdır ve Van’daki Geri Gönderme Merkezleri salgın hastalıklar ve insanlık dışı barınma koşulları ile gündeme geldi. Van’da tüberküloza yakalanan göçmenlerin sayısı 100’lerle ifade edildi, Van Gürpınar yolu üzerinde bulunan Kurubaş Geri Gönderme Merkezi’nde 2 güvenlik görevlisi İranlı bir kadına tecavüz etti. Türkiye genelinde 20 bin kişi kapasiteli 30 Geri Gönderme Merkezi bulunuyor.

Göçmenler dünyanın her yerinde kölece çalışma koşullarının yanında ırkçı saldırılar ve nefret söylemleri ile mücadele ediyor. Bu noktada tekstil atölyelerinde, inşaatlarda, tarımda, kafe restoranlarda, evlerde çoğunlukla kayıtsız, güvencesiz ve kötü şartlarda çalışan milyonlarca göçmen emekçinin çalışma koşulları başta olmak üzere her alanda eşit haklara sahip olmaları ve insanca yaşayabilmeleri için mücadele yürütmek büyük önem kazanıyor.  Göçmenlerin eğitim, beslenme, barınma, sağlık gibi temel sorunlarının çözümünde ve ırkçılığa, ayrımcılığa ve nefret saldırılarına karşı somut-pratik bağlar geliştirilmenin, ortak bir mücadele hattı örme zorunluluğunun altı çiziliyor.

Biz Göçmen Sendikası Girişimi olarak;

-Yoksulluğun nedeni göçmenler değil, sermaye sınıfıdır. Göçmenler düşmanımız değil; sınıf kardeşlerimizdir.

-Patronların çalışma iznine başvuru şartı aranmaksızın tüm göçmenlere çalışma izni hakkı tanınmalı, göçmenlerin sendikalara üyeliği yasal güvence altına alınmalı.

-Güvencesiz ve kayıt dışı çalışmaya son verilmeli.

-Tüm göçmen çocuklara anadillerinde eğitim hakkı sağlanmalı, çocuk işçilik yasaklanmalı, çocuklar koruma ve güvence altına alınmalı.

-Sağlık hizmetlerine erişim hakkı, göçmenleri de kapsayacak şekilde herkes için ücretsiz olmalıdır.

-Geri Kabul Anlaşması; binlerce göçmenin hayatını kaybetmesine, işkence edilmesine, göçmenleri bir ülkede sıkıştırmaya, açlığa ve yoksulluğuna neden oldu. Geri Kabul Anlaşması derhal iptal edilmelidir!

-İsteyen tüm göçmenlere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma hakkı verilmeli, istisnasız herkes için geri gönderme yasağı uygulanmalı.

-‘Davulla zurnayla’ ya da ‘zorla’ göçmenleri memleketlerine göndereceğini söyleyen siyasiler; evrensel insan haklarını ihlal etmektedir. Popülist, ırkçı, ayrımcı söylem ve eylemlere karşı göçmenler etrafında kenetlenelim.

-Irkçılık ve şovenizme karşı göçmenlere yönelik nefret söylemleri ve nefret suçlarında cezasızlık politikasından vazgeçilmeli, caydırıcı cezalar uygulanmalıdır.

*Göçmen Sendikası Girişimi’nden Minel Ekmekçiler ile gerçekleştirdiğimiz “Emperyalizm kıskacında göç ve geri gönderme” başlıklı etkinliğimize dair hazırlanan sunuşun yazılı metnidir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Kapalı