Derlemeler

Cumhuriyet ve Emekçiler – Görkem Doğan

Türkiye’nin neredeyse son yüz yılını kaplayan cumhuriyet rejiminin tarihi aşağı yukarı Türkiye’de işçi hareketinin gelişimiyle paraleldir, özellikle cumhuriyet rejimini, 1908 Devrimi sonrasında başlayan sürecin bütünselliğinde değerlendirirsek. Ne de olsa hem 1908 sonrasında oluşan sosyal ve politik hareketliliğin aktörleri özellikle yirmili yılların ilk yarısındaki örgütlenme çabalarıyla bağlantılıdır, hem de 1911’den itibaren Osmanlı tebaasının yaşadığı büyük alt üst oluşlar emekçi kitlelerin politik ve örgütsel kapasitesini derinden etkilemiştir. Aslına bakılırsa bildiğimiz anlamıyla Osmanlı mutlakıyetçiliğinin sonu da o tarihlerdir, daha sonra yaşanan imparatorluk mirası çok milliyetliliğin tasfiye edildiği bir geçiş dönemidir. Bu geçiş dönemi ve ertesinde oluşan cumhuriyetin aynı ideolojik kaynaklardan beslenen toplum kesimlerince yönlendirildiğini de biliyoruz. Seksen beş yıllık cumhuriyet değişik tarihsel koşullarda farklı sermaye birikim rejimleriyle zenginlik yaratır ve dağıtırken bu değerlerin gerçek yaratıcılarına ne vaat etmişti sonuçta ise bunlar ne elde edebildi? Bu yazı tarihsel gelişimi içerisinde yukarıdaki soruya dair kimi tespitler yapmanın ötesinde bir iddia taşımamaktadır.

Sendikal Hareketin Oluşumu Öncesi Dönem

1908’in hemen ertesinde imparatorluğun özellikle liman kentlerinde ortaya çıkan toplumsal hareketliliğin emekçiler arasındaki yansımasının oluşturduğu grev dalgası gibi emekçilerin kendiliğindenci hareketlerini engellemek en başından itibaren Jön Türk seçkinlerinin temel tercihi olmuştur. Açıkçası, bu hareketlerin özgürleştirici potansiyeli onların politik projesine sığmıyordu. Bununla birlikte bu tür eylemliklerin ulusal burjuvazi yaratma doğrultusundaki projelerine uyan bir yönü vardı. Ülkedeki tüm büyük sanayi ve maden işletmelerinin ve de ulaşım gibi kamu hizmetlerini sağlayan şirketlerin yabancı sermayenin yatırımları olmasından ötürü bunlara karşı gerçekleştirilen eylemliliklere verilen utangaç destek görmezden gelinemez. Yirmili yılların sonunda yabancı sermayenin ülkeden büyük ölçüde çekilmesine kadar geçen dönemin grev ve örgütlenme çabaları açısından sonraki on beş yıla kıyaslanamayacak olması Takrir-i Sükun rejimi kadar bu çekimser desteğe de bağlanabilir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin ilk sosyal düzenlemesi olan Havza-i Fahmiye kanunu ve otuzların başında bir yasayla Türk uyruklulara ayrılan işler düzenlenmesinin yapılması bu bağlamda değerlendirilmelidir.

Türkiye Balkan Savaşları ile başlayan süreçte vasıflı işgücünün büyük bölümünü yitirmiştir. Anadolu nüfusunun yaşadığı trajik değişim, Osmanlı emekçilerinden miras alınacak bir gelenek sürekliliğini de emekçiler açısından sabote etmiştir. Makedonya ve Bulgaristan’dan, İzmir ve İstanbul’a göçenler dışında geleneksel olarak sanayi işçisi olarak istihdam edilme deneyimini yaşamış olanların sayısı çok azdı. Bu durum işçilerin büyük çoğunluğunun köylü işçi tipinde olmasına yol açıyordu. Yani işçiler topraktan tam anlamıyla kopmuyor ve dönemsel olarak çalışmaya gelip ihtiyacı olan nakdi kazandıktan sonra toprağına geri dönüyordu. 

Kurtuluş Savaşı sırasında özellikle İstanbul’da işçi örgütlenmesi ve eylemliliği bakımından hareketli bir dönem yaşanmıştır. Kamu hizmeti yapan pek çok işletmenin yabancıların elinde olması ya da buralardaki işverenlerin işgal kuvvetlerinin doğrultusunda hareket etmesi İstanbul’daki bu grev ve benzeri hareketlerde yabancı şirketlerin hedef alınmasını getirmiştir. Ankara’daki siyasi otorite hem ulusal inşa projesinin gerektireceği toplumsal dayanışma hissinin gerekliliğinden hem de Milli İktisat politikası doğrultusunda milli unsurların sanayi ve ticaret hayatına hakim olmasını istediğinden bunları engellememiş ve hoşgörüyle karşılamıştır.

Tek parti döneminin bütün ağırlığıyla ülkenin hiç değilse sanayinin olduğu metropol alanlarına yerleşmesi otuzlu yıllara karşılık gelir. Bu dönemde ücret karşılığı çalışanların sayısının dokuz yüz bine yaklaştığı tahmin edilmektedir, eldeki istatistikler bunların içinde sanayi sektöründe işçi olarak çalışanların sayısının İkinci Dünya Savaşı itibariyle iki yüz elli binden az olduğuna işaret etmektedir. Bu kurucu dönemde reel ücretlerde bir azalma görülmektedir, buna rağmen sanayileşme ve şehirleşmenin dolaylı bir sonucu olarak işçilerin yaşam standardında göreli bir iyileşmenin yaşandığı varsayılabilir. Gene de, kimi sektörlerde günlük çalışma saatinin on ikiyi geçebildiği unutulmamalıdır, çalışma koşulları halen kötüdür, yaklaşan dünya savaşı daha da kötüleştirecektir. 1936 yılında İş Kanunun yayınlanmasına kadar bu durum devam etmiş Kanun yürürlüğe girdikten sonra ise uygulanması her zaman sorunlu olmuştur. İş kanunu genç cumhuriyet açısından bir rejim kanunuydu ve emekçilerin kolektif hiçbir hakkını tanımazken, bireysel anlamda koruyucu hükümler içermekteydi. Fakat 1940 yılında Milli Korunma Kanunuyla özellikle iş koşullarına dair hükümlerinin askıya alınması dolayısıyla bu kanunun işçi lehine düzenlemeleri ancak yıllar içinde, kırkların sonundan itibaren ve büyük ölçüde sadece kamu işletmelerinde, yerleşik hale gelmiştir.

3008 sayılı yasa dönemin Avrupa’sının da havasına uygun olarak liberal bir çalışma ilişkisi rejiminden ziyade devletin hakemliğine ve vesayetine dayalı bir sistem öngörüyordu. Yasa metni Türkiye’de sınıflaşma bilinci yerine partinin amaçlarıyla uyumlu bir biçimde “milletçe kütleleşme” fikrini yerleştirmeyi amaçlamaktaydı. Hükümet her tür toplumsal bölünmeyi, bu arada sınıf farklılıklarının varlığının olası politik sonuçlarını, ulusal kalkınma amacının karşısında bir engel olarak görmekteydi. İş Kanunu bu nedenle grev ve lokavtı suç saymakta, işçilerin çeşitli bireysel haklarını tanırken kolektif hakları tamamıyla göz ardı etmekte hatta yasaklamaktaydı. Bu bakımdan, sekiz saatlik iş gününü norm haline getirmek gibi bireysel işçi hakları bakımından ileri hükümler içerse de, sendikaların işyerlerinde temsili gibi kolektif haklar bakımından yerleşik liberal anlayışın gerisindeydi. Uygulamada ise Çalışma Bakanlığının bulunmayışı ve işyeri denetimlerinin yetersizliği nedeniyle tanınan bireysel haklar da uygulama alanı bulamamıştır. 

Tek parti cumhuriyeti önce solidarizm daha sonra milliyetçilikle işçilerin egemenlerin siyasetine yedeklenmesini hedeflemekteydi. Solidarizm, Türkiye’de hiçbir toplum kesiminin birbiriyle çelişik çıkarları olmadığı tam tersine bir toplumsal dayanışma düzeni içinde birbirlerine muhtaç oldukları fikri rejimin öykündüğü Avrupa devletlerinde faşizmlerle birlikte tedavülden kalkınca görev milliyetçiliğe düşmüştür. Milliyetçi sıfatı özellikle işçi ifadesinin hemen öncesinde kullanılmıştır çünkü rejim onların “milli” limitlere sığmama potansiyelinin farkındaydı. Bu potansiyel her türden sanayi işçisi topluluğuna şüpheyle yaklaşılmasına yol açmıştır. Rejim basitçe Türkiye işçi sınıfının Türkiye patronlarıyla aynı gemide olduğunu diğer ülkelerin işçi sınıflarıylaysa hiçbir ortak noktasının olmadığını vazediyordu. Aynı gemide olduğu söylenen işçiler ise İkinci Dünya Savaşı sonunda zorunlu çalışma, ücretsiz zorunlu fazla mesai, yasal haklarını kullandıkları için baskılara uğrama ve en ufak kriz alametinde kapıya konma gibi ayrıcalıklara sahiplerdi. Cumhuriyet rejimi ellilere yaklaşılırken yasal vaatlerini dahi yerine getirmekte ayak sürüyordu.

Sendikal Hareketin Oluşumu, Yükselişi ve Düşüşü

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ilk defa sendika kurma bir yasal hak olarak tanınmıştır. 1908’deki ilk grev dalgası sonrasında kamu hizmeti üreten işletmelerde, yani tüm büyük Osmanlı işletmelerinde yasaklanan sendikal örgütlülük, İstanbul, Kocaeli, Ankara, Zonguldak, İzmir ile çevresi ve Çukurova bölgesinden özellikle kamu iktisadi teşekkülleri yoluyla Anadolu’nun diğer yerlerine de kırkların sonundan itibaren ve ellili yıllar boyunca yayılmıştır. Sendikalar 27 Mayıs’a kadar hükümetlerin ihsanına mecbur yapılar olmakla beraber, işyeri düzeyinde bir canlılık da sergilemiştir. Türkiye sendikacılığı resmi sendikalar olarak değil hakikaten işçilerin kurduğu yapılar olarak ortaya çıkmıştı. Bu durum gene de sermayeden ve hükümetten bağımsızlık anlamına gelmez, zira önce CHP sonra DP bunların içine sızarak kendi politik etkilerini emekçi mahfillerinde yaygınlaştırmanın aracı olarak kullanmışlardır. Bu tip bir kurumsal klientalizm Türkiye sendikal hareketinin kurucu döneminin tipik özeliğidir. Klientalizm kamu iktisadi işletmelerinin yöneticileri üzerinde işçiler lehine kimi zaman bir baskı yaratsa da hükümetler özel sektör işverenlerine işçiler lehine herhangi bir yaptırım kesinlikle uygulamamıştır. Hükümetler ve çalışma bakanlıkları özel sektörün sendikal hak ihlallerine ve diğer kural tanımazlıklarına bilinçli bir biçimde sağır kalmıştır.

27 Mayısa gelirken toplumsal yaygınlığını önemli ölçüde geliştiren sendikal hareket, darbe sürecine paralel gelişen birikim rejimindeki dönüşümle toplumsal pozisyonunu geliştirmek açısından avantajlı bir döneme girmiştir. Gerçekten de atmışlı yıllar sendikal hareketin toplumsal ve politik etkisinin Türkiye siyasetinde hissedildiği bir dönemdir. Bununla beraber bu siyasal etkinin müesses partilerin dışına kaymasına karşı Soğuk Savaş konjonktürünün de etkisiyle egemen sınıfın temsilcileri tarafından yasal ve yasa dışı müdahalelerde bulunulmuştur. Emekçiler adına, ya da emekçiler adına da, cumhuriyeti yönetmeye talip olanların cumhuriyeti yönetirken emekçileri de gözettiğini iddia edenlerin karşısında bir siyasal alternatif oluşturması cumhuriyetin gördüğü en önemli meşruiyet krizlerinden birini yaratması mukadderdi. Gene de dönem emekçilerin kendi adlarına cumhuriyeti yönetmeye cüret etmelerinin ilk zayıf işaretlerini veren deneyimlerin, özellikle 1980 yılında ortaya çıkmasıyla sona ermiştir.

İthal ikameci sanayileşme endüstri işçisi sayısını yükselttiği gibi şehirleşmenin artması da hizmetler sektörünü genişletmiştir. Küresel kapitalizme eklemlenme biçimi doğrultusunda imalat sektörü yaygınlaşan Türkiye bir toplumsal dönüşüm de yaşamaktadır. Bununla beraber sendikal anlayışının nicel olarak güçlenip, özellikle özel sektörde örgütlü sendikalarda söylem düzeyinde radikalleşse de, kırklı yılların sonundaki kurucu dönemin etkisinden bir kopuş yaşadığını söylemek zordur. Büyük bir dönüştürücü etki Milli Birlik Komitesinin sendikaları milli sınırlara hapsetme politikasını terk edip onların Batı Kampının sendikal merkezleriyle ilişki kurmasına izin vermesiyle ortaya çıkmıştı. Türk İş Konfederasyonunun amerikan sendikacılığının peyki haline gelmesi, sendikal hareketteki bölünmenin nedenlerinden biridir. Bir başka ayrılık özel sektör, kamu sektörü farkının yarattığı söylem farkıdır. Bunun dışında o döneme damga vuran sendikal hareketteki ikilik, Türkiye sendikal hareketinin geçmiş pratikleriyle kökten bir kopuşu içermemektedir. Böyle bir kopuşun ipuçları ancak ithal ikamesinin yarattığı krizin ziyadesiyle derinleştiği bir ortamda Yeniçeltek ve Tariş gibi deneyimlerde çok geç bir tarihte gelecekti. O anda ise Türkiye ekonomisinin küresel kapitalizme eklemlenmesinde yani bir döneme girilmekteydi.

Türkiye iç pazara yönelik düzenlemelerin ve bunun siyasal alandaki yansıması olan popülizmin devlet zoru yoluyla değiştirildiği tek örnek değildi. Yetmişler ve seksenlerin başı pek çok çevre ülkede benzer darbelere yol açmıştır. Türkiye sendikal hareketini esas vuran 12 Eylül’ün şiddeti ya da ona eşlik eden yasal kurumsal düzenlemeleri değildi. Bu dönemde egemen sınıfın siyasi temsilcileri emekçilerle klientalist bir bağ kurmaktan dahi imtina etmeye başlamıştır. Cumhuriyetin yöneticileri emekçileri korumayacaklarını açıkça söylüyor ve Türkiye sendikacılığının kaleleri kamu işletmelerini ya ortadan kaldırıyor ya da özel sektör işletmeleri pervasızlığıyla çalıştırmanın yolunu açıyorlardı. Buna karşı seksenlerin sonunda başkaldıran sendikal hareket gerçek bir zafer kazanmadan mücadele bayrağını bırakmış, klientalizmin tekrar ihdası dışında bir politik hedef gözetmemiştir. Açıkçası zaten bunu aşan bir tarihsel politik tahkimatı da yoktur, böylece cumhuriyetin doksanlarda yaşadığı rejim krizinde sendikal hareket kendi zemininin aşınmasını sadece seyretmiştir. Rejim krizinin tarafı olmak ya da bir orta yol bulup tarafsız kalmak yerine siyasetin ayrımını kendisi tarif edecek tarihsel birikimi ve maddi kapasitesi olmadığı koşullarda bu sonuç mukadderdir. Ne de olsa emekçi cumhuriyeti ancak halk iktidarıyla kurulur.

Cumhuriyet rejimi Türkiye’de, Amerikanın Federalist kurucu babalarının hayalindeki temsil rejimini hiç değilse emekçiler açısından kurmayı becermiştir. Türkiye işçi sınıfı çoğunlukla müesses partilerle bazen de toplumcu aydınlarla kendini temsil edecek politik aktörlere bağlanmıştır, daha ilk andan itibaren en zayıf olduğu alan etnik, dinsel ve kültürel ayrımlarını aşıp siyaseten birleşebilmektir. Bu cumhuriyetin egemenleri açısından en büyük kazanımıdır.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı